1. Alan Kurdi Mülteci Çalıştayı Sonuç Bildirgesi

  • By Aşkın
  • 16 Mart 2016
  • 1. Alan Kurdi Mülteci Çalıştayı Sonuç Bildirgesi için yorumlar kapalı

 

calistay

 

Halkların Köprüsü Derneği

1. Alan Kurdi Mülteci Çalıştayı

12-13 Mart 2016

Tepekule-İZMİR

 

 

1.Alan Kurdi Mülteci Çalıştayı, Ortadoğu’da insanlık ve doğa kırımına yol açan iç savaşların tırmandığı 21. yy’da,  2. Emperyalist Bölüşüm Savaşı’ndan bu yana yaşanan en büyük göç dalgasının mağdurları olan mültecilerin sorunlarını farklı başlıklar altında ele almak üzere düzenlenmiştir. Çalıştay boyunca ‘Ortadoğu’da Savaşlar, Suriye İç Savaşı Genel Değerlendirme’, ‘Türkiye’deki Mülteciler Neler Yaşıyor?’, ‘Dünden Bugüne Türkiye’de ve İzmir’de Düzensiz Göç ve Mülteciler Sorunu’, ‘Göç, Mültecilik, Sağlık ve Kadın’, ‘Halkların Köprüsü Derneği Deneyimi’ başlıklarında sunumlar yapılmış ve ardından sekiz ayrı başlıkta atölyeler düzenlenmiştir.

Savaş, kapitalist üretim ilişkilerinin sonucunda ortaya çıkan sayısı son yıllarda artan ve küresel emperyalizme içkin bir olgu olarak sürekli yeniden üretilen olağan dışı bir durumdur. İnsan eliyle üretilir ve çok geniş kitleleri etkileyerek insanlar üzerinde onarılması imkânsız tahribatlar yaratır. Göçleri bir trajediye dönüştüren savaştır. Bugün yaşanan göçün temel kaynağı Suriye’deki savaş yüzünden yerinden edilmiş milyonlarca  insandır.

 

Nisan 2011’den bu yana Suriye’de emperyalist müdahale ile derinleştirilen iç savaş sonucunda 6 milyona yakın Suriyeli zorunlu olarak göç etmiş, 3 milyona yakını ise Türkiye’ye gelmiştir. Türkiye’ye gelen Suriyeli mültecilerin binlercesi, insan tacirleri aracılığıyla Yunan adaları üzerinden Avrupa’ya iltica etmek istediği için ‘umut yolculuğu’na çıkmıştır. Bu yıl Türkiye’denAvrupa’ya Ege Denizi üzerinden gidenlerin sayısı 721.127’dir ve geçenlerin 328.130’u Suriye vatandaşıdır. Yani bu sene Türkiye üzerinden Avrupa’ya geçen Suriyeli mültecilerin oranı, Türkiye’deki Suriyeli mülteci nüfusunun %15’ne karşılık gelmektedir. Bu geçişlerin çoğu düzensiz göç yollarında binlerce mültecinin ölümü ile sonuçlanmıştır. Son 25 yılın en büyük rakamları olarak belirtilen, istatistiklere sayı olan binlerce isimsiz insan, Ege Denizi’ni bir mülteci mezarlığına dönüştürmüştür.

 

Çalıştaya ismini veren Alan Kurdi, bu yolculukta hayatını kaybedip cansız bedeni Bodrum’da kıyıya vuran binlerce çocuktan sadece biridir. Küçük Alan’ın fotoğrafı bu trajedinin bir simgesi haline gelmiştir. İsveç Dışişleri Bakanı Margot Wallström televizyon programında 3 yaşındaki Alan Kurdi’nin Bodrum’da kıyıya vurmuş bedenini görüp ağlıyordu… Oysa biliyoruz ki ülkesi İsveç, Suriye’ye silah gönderen ülkelerden biriydi. Suriye’deki ayaklanma Arap coğrafyasının neredeyse tamamını saran bir ayaklanmalar silsilesinin arkasından geldi. Biz, o ayaklanmanın mezhepçi karakteri baskın bir vekalet savaşına hızlı bir biçimde dönüşmesi sürecini izledik. Suriye halkı Suriye içinde yenilip, göçe mahkum edilmedi. Uluslararası sistemin rekabetçi doğasında Washington’da, Paris’te, Riyad’da, Ankara’da, Doha’da yenildi. Suriye’deki rejim ayaklanmaları çok sert bastırdığı, kendi insanlarını öldürdüğü için suçludur, ama bu süreçte ihtilafın askerileşmesini ve mezhepleşmesini bilinçli olarak destekleyen ülkeler de sorumludur. ABD, Birleşik Krallık, Fransa… bu bölgelerde askeri olarak aktif olan tüm ülkeler de şu ya da bu şekilde mülteci sorununda sorumluluk taşımaktadır.

 

Son yıllarda denizlerde batan botların ve kıyılara vuran göçmen cesetlerinin artmasının temel nedeni, Avrupa Birliği’nin göç politikalarıdır. Zira Avrupa, Türkiye’den, Avrupa’ya geçişleri engelleyerek “Avrupa Kalesini” korumasını ve mültecileri Türkiye’de tutmasını istemektedir. Bu şekilde Türkiye’nin bir mülteci hapishanesine çevrilmesi planlanmaktadır.

 

Göç, bir toplumsal hareket olarak karşımıza çıkıyor. Göçmenler ya da mülteciler; sınırları, Lizbon’u, Schengen’i  fiili olarak yıktılar. Bu toplumsal muhalefetin çok önemli bir müttefiki var: Bütün ülkelerde ortaya çıkan toplumsal dayanışma hareketleri… AB’nin göç politikası her ne olursa olsun, Yunanistan’dan Almanya’ya göçmenlere yardım eden, onların sınırları aşmasını sağlayan, lojistik destek veren çok ciddi ve beklenmeyen bir hareket oldu. Esas itibariyle AB içerisinde korkunun bir nedeni göçmenleringelişiyken bir diğer nedeni de bu toplumsal dayanışmanın kendisidir. Avrupa’daki mülteci düşmanı durum ise yeni değildir. Göçmenlerin kriminalizeedilerek bir güvenlik tehdidi olarak algılanması, sınırların askerileştirilmesi, göçmenlerin bir tür taşeron’adevredilmesi Avrupa’nın yıllardır süregelen mülteci politikalarıdır. Libya ile yıllarca bunu yaptılar. Her ne kadar, Avrupa’daki bu mülteci düşmanı resmi ortam, ırkçı/faşist organizasyonların gelişmesine fırsat veriyor olsa da, halkların dayanışması ve kamusal dostluğu buna barikat olacaktır.

 

Ortadoğu, Asya ve Afrika’dan milyonlarca insanın Batı’ya göç etmesi, ‘’MÜLTECİ KRİZİ’’ olarak tanımlanmaktadır. Kriz söylemi durumu sakin biçimde değerlendirmeyi; akılcı ve  ahlaki yaklaşımı engellemektedir. Meseleyi siyasal, tarihi ve ekonomik krizlerden bağımsız bir insani kriz olarak ele alamayız. Her “mülteci krizi’’ dediğimizde bir ekonomik krizden, bir siyasi krizden bir tarihsel krizden bahsediyoruz.

 

Avrupa kamuoyunda yaygın görüş göçmenlere dair özel bir sorumluluklarının olmadığı ancak mülteciler için uluslararası hukukun da emrettiği üzere özel bir koruma/kollama gerektiği şeklindedir. Aslında bu kategorik ayrımın gerçekle bir ilişkisi yoktur.

 

Mültecilik ve göçmenlik arasında tanımlama açısından yapay bir ayrım yaptığınızda, insani perspektiften doğan ve bu insanların hepsinin yardıma ihtiyacı olduğu gerçeğini yok eden yol açılmış oluyor. Bu nedenle bütün strateji bu ayrım üzerine kurulmaktadır. Bu kategorizasyon zorlaması, aslında göçmen ve mülteci insanları istenmeyenler olarak tek bir kategoriye “ÖTEKİ” kategorisine  sokmaya hizmet ediyor.

 

Biz Halkların Köprüsü Derneği olarak halklar arasında eşitlik ve özgürlük temelinde kamusal dostluk ve dayanışma inşa etmek üzere kurulduk. Bu yüzden sonuç bildirgemizde Ortadoğu halkları başta olmak üzere tüm dünya halklarının adil ve onurlu barışı inşa edeceği günlerin umuduyla mücadele etmeye devam edeceğimize yer vermek isteriz.

 

Yardımseverlik/hayırseverlik yerine dayanışmaya inanıyoruz.  Hatta yardımseverliğin zararlı olduğunu düşünüyoruz. Zira, yardımseverlik, kişiseldir, geçicidir. Zayıf ve yoksulu bağımlı kılan ortamın oksijenidir. Varsıl ve güçlünün keyfine bağlıdır. Her zaman en doğru şekilde kullanılmayabilir. Ortak sosyal, ekonomik, politik kararlığın ve kamu çıkarının yerini alamaz. Ancak, tamamlayıcı olabilir.

 

Dayanışma ise hak temelli mücadeleye kabildir. Dayanışmak, sağlık hizmeti vermekten, gıda ve giysi dağıtmaktan ibaret değildir, dayanışmak mültecileri de içine almak, onlarla birlikte hareket etmektir. Mültecileri çaresiz mağdurlar olarak görmemek, onların sesini ve siyasetini desteklemektir. Onların öncülük ettiği hak arama eylemliliğine katılmak demektir. Mültecilerin kendi adına konuşmalarına imkan sağlamaya çalışmaktır. Devlet(ler)in dikey siyasetine angaje olmamaktır. Yaptıklarının siyasi sonuçlarını sorgulamaktır.

 

Bu bağlamda savaşlara yol açanın kapitalizm ve dolayısıyla merkez kapitalist ülkeler olduğunu; pazarların güvence altına alınması, enerji ve hammadde kaynaklarının ele geçirilmesi, silah endüstrisinde “realizasyon-değerlenme” döngüsünün devam etmesi için savaşa ihtiyacı olanların kim olduğunu bildiğimizi hatırlatırız. Savaşı yaratanlara ve savaşın yarattığı tahribatın sonuçlarını ‘3 milyar Euro’luk kirli pazarlıklarla örtmeye çalışanlara sesleniyoruz:

 

– Mülteci krizinde, bölge ülkeleri kadar Avrupa ve diğer ülkeler de sorumluluk almalı; sorumluluğunu devretmeye yönelik yaklaşımlardan vazgeçmelidir;

 

– Türkiye gibi ülkelere mali yardımlar ve tanınacak siyasal imtiyazlarla mültecileri Avrupa’ya sokmama uğraşlarına son verilmeli;

 

– Avrupa’ya gitmek isteyenler için yasal ve güvenli yollar açılmalı, güvenli geçiş sağlanmalı;

 

– İnsan hakları ihlallerine ve insan ölümlerine yol açan güvenlikçi ve mülteci karşıtı sınır politikalarına son verilmeli!

 

– Türkiye, Mültecilerin ülkeye kabulü konusunda başka ülkelere örnek olabilecek açık kapı politikasına geri dönmeli; “Geri Kabul Anlaşmasını” kabul etmemeli, mültecilerin zulüm görecekleri ülkelere gönderilmesine aracı olmamalı;

 

– 1951 Sözleşmesi’ne konulan “coğrafi sınırlama” kaldırılmalı, Avrupa dışından gelenlere de mülteci statü sağlanmalı; Türkiye’de doğan çocuklara vatandaşlık hakkı verilmeli;

 

– Suriyelilere ek olarak Afganistan, Irak, Eritre, Somali, İran ve Yemen gibi savaşların parçaladığı ve insan hakları ihlallerinin sık yaşandığı ülkelerden gelen, uluslararası koruma ihtiyacı olan yaklaşık 250.000 kadar mülteci de Türkiye’de yaşıyor. Tüm mültecilerin aynı haklardan faydalanması sağlanmalıdır. Türkiye’deki mültecilerin ve sığınmacıların insan hakları ve insan onuruna yakışır bir hayat kurabilmeleri için başta çalışma izni, eğitim ve sağlık hakkı olmak üzere tüm haklarına etkin erişimini sağlanmalıdır!

 

Biz, dayanışmayı insanlığın en eski ve en değerli kurumu olarak görüp, ‘’ezilenlerin nezaketi’’ olarak benimsiyoruz.

 

Son söz yerine;

 

ÇAĞRI

 

Doğrudur yıldırımın düştüğü, yağdığı yağmurun,

 

Bulutların rüzgarla sökün ettiği.

 

Ama savaş öyle değil, savaş rüzgarla gelmez;

 

Onu bulup getiren insanlardır.

 

Duman tüten topraktan bahar boyunca,

 

Dökülüp yükselir birden gökyüzü.

 

Ama barış ağaç değil, ot değil ki yeşersin:

 

Sen istersen olur barış, istersen çiçeklenir

 

Bertolt Brecht

Comments are closed.