Suriyeliler dahil tüm yabancılara mülteci statüsü verilmeli ve vatandaşlık hakkı tanınmalıdır

kopru_logoBugün tarihin en kalabalık zorunlu nüfus hareketlerine tanık olurken, göç ve mültecilik sorununun insani temeli bir tarafa bırakılmış görünüyor. İnsanlar kendi ülkelerini terk edip başka bir ülkenin topraklarına geçtikleri andan itibaren o ülkenin siyasi ve ekonomik planları için kullanılıyorlar. Mültecilerin her birinin ‘’eşsiz’’ olduğu, her birinin bambaşka bir öyküsü olduğu görmezden geliniyor; ait olduğu sınıf, etnik köken, din, mezhep, kültür ve ulusal aidiyet çeşitli çirkin politikaların malzemesine dönüşüyor. Buna çok yakın bir geçmişte, Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) arasında imzalanan geri gönderme anlaşması ile görmüştük. Şimdi de ortaya atılan vatandaşlık tartışması ile mültecilerin politika malzemesi yapılmasına tekrar tanık oluyoruz. Savaştan canını kurtarmak için Türkiye’ye sığınan insanların hiçbirine mülteci statüsü bile vermeyen devlet, 3 milyon insandan 3000-5000’ine vatandaşlık vermeye hazırlanıyor!

Birleşmiş Milletler (BM) gibi küresel aktörler de yarattıkları terminoloji üzerinden yaptıkları uygulamalarla bu kirli pazarlığa destek veriyor. Halbuki bugün mülteci, göçmen, ekonomik göçmen ya da kaçak işçi, sürülenler ya da sığınmacılar arasındaki ayrımlar gerçek yaşamda tamamen anlamsızlaşmış, bu tanımlar geçerliliklerini yitirmiştir.Geçerli tek bir gerçek var; dünya, uluslararası hukuk ilkelerini hiçe saymakta, baskı ve zulüm sebebiyle ülkelerinden kaçan insanları yasal olarak korumamaktadır. Örneğin, vatansız kalan insanlar, iç savaş ve çatışmalar yüzünden evini, işini, geleceğini kendi topraklarında göremeyen, küresel neoliberal politikaların dayattığı ekonomik, siyasi ve kültürel baskılar nedeniyle marjinalize olan, ülkesini terk etmek zorunda kalan insanlar Birleşmiş Milletler’in mülteci tanımında yer almıyorlar. Öte yandan yeryüzünde savaş, yoksulluk, iklim değişikliği, siyasal baskılar, diktatörlükler, soykırımlar, sistematik toplumsal terör, küreselleşmenin neoliberal politikaları, toplu yersiz yurtsuzlaştırmalar ve ucuz iş gücü transferleri (köle ticareti) nedeni ile 60 milyon insan mülteci statüsü olmayan mülteciler durumundadır. Bu insanların onurlu bir yaşam sürme hakkı için BM, AB  hiçbirşey yapmıyor!

Mültecilerle ilgili en yalın gerçek, bu insanların hayatta kalmak için kendi ülkelerini terk ederek her türlü vatandaşlık haklarını kaybettikleri ve sığındıkları ülkede de haklardan ve vatandaşlıktan mahrum biçimde hayatta kalma mücadelesi verdikleridir. Bu durumda halkların göçmenlere ve mültecilere yönelik etik anlayışı, ulus devletlerin konjonktürel siyasetini ya da uluslararası hegomonik güçlerin/kurumların kısıtlamalarını aşacak biçimde bir konukseverlik; koşulsuz konukseverlik olmalıdır.

Mutlak ve  koşulsuz konukseverliği savunarak, göçmenler ile, mülteciler ile, ezilenler ile, ötekiler ile var olan siyasi ve hukuki düzenlemeleri aşan bir ilişkiye dair niyetimizi ortaya koyuyor ve bu insanları ezen, sömüren her türlü sınırlandırmalara karşı mücadele yolunu açmış oluyoruz.

Göçmenlere, mültecilere koşulsuz olarak hoş geldiniz diyoruz!

Her türlü haktan mahrum kalmış bu insanların ‘haklara sahip olma hakkı’, yaşadıkları topluma itilip kakılmadan, sindirilip yutulmadan katılma hakkıdır, yani aslında siyaset yapma hakkına sahip olma hakkıdır. Hiçbir iktidarın, en temel hak olan siyaset yapma hakkını mültecilerin ellerinden alarak, onların siyasi özne pozisyonlarını yok saymaya hakkı yoktur.

Siyasi özne olabilmenin, ancak kendi hayatı üzerinde söz sahibi olmayla başlayabileceğine inanıyoruz. Bu da uluslararası düzlemde mülteci statüsünü ve konuk olunan ülkedeyse vatandaşlık hakkı elde etmeyi gerektiriyor. Bu yüzden ülkemizdeki göçmen ve mülteciler için hem mültecilik statüsünün verilmesini hem de vatandaşlık imkanının tanınmasını talep ediyoruz.

Yabancılar

Bu vesileyle, gelin Türkiye’de yaşayan yabancıların durumunu tekrar hatırlayalım çünkü Türkiye’de vatandaşlık haklarından mahrum olanlar yalnızca Suriyeliler değildir.

Türkiye’deki yabancılar Irak, Afganistan, Somali,  Pakistan, İran, Romanya, Ukrayna, Rus Federasyonu, Bangladeş, Gürcistan… gibi onlarca ülkeden geliyor. Bu insanlar Suriyeliler gelmeden önce de şehirlerde göze görünmeden çeşitli sektörlerde ucuz ve güvencesiz olarak çalışıyorlardı. Türkiye, Suriyeliler gibi bu insanlara da mülteci statüsü vermedi, vermiyor.

Kapitalizm ve kapitalist devletler, bir yandan insanların göç etmesini gerektiren koşulları üretmekte bir yandan da göç edenleri patronların karı için ucuz esnek emek gücü olarak kullanmaktadır. Merkez kapitalist devletlerin ucuz emek pazarı doygunluğa ulaştıkça geç kapitalistleşmiş devletler de (Çin, Hindistan,Türkiye gibi) ekonomilerini göçmenlerin ucuz emeğine açtılar. Bu çerçeveye paralel bir şekilde, Türkiye son 20 yılda yüzbinlerce göçmen işçi barındırıyor. Türkiye bilerek ve isteyerek tıpkı merkez kapitalist ülkelerin yaptığı gibi yüzbinlerce kaçak göçmen işçi aldı ve bu insanları büyüyen ekonomisinin ucuz ve esnek emeği haline getirdi. İnşaat sektörü başta olmak üzere tekstil, maden, tarım, turizm, ev hizmetleri, hasta ve yaşlı bakımı, eğlence ve fuhuş  gibi sektörlerde yarı fiyatına, sendikasız, sigortasız çalışan yabancı sayısının 1 milyonu bulduğu düşünülüyor.

Özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerin patronları dünya düzeninin bu yeni kölelerinden çok memnunlar: Sadece asgari ücretin altında ücret vererek patronların sağladığı yıllık kazancın 432 milyon TL olduğu, SGK primi ve kaçırılan  vergi ile ekstra  kazancın 1 milyar 60 milyon TL olduğu hesaplanıyor. Sağlık ve sosyal güvenceden yoksun çalışan bu işçilerin son 15 yılda Türkiyeli patronlara 12,2 milyar dolar ekstra kazanç sağladıkları bilinmektedir.

Bu veriler ışığında, yoksulluğun, düşük ücretlerin, işsizliğin ana müsebbibi olarak Suriyeli emekçileri, bu çaresiz yığınları görenlere bir kere daha hatırlatmak isteriz: Hedefimizi şaşırmayalım! Bizleri bu hale düşüren, sömürü düzeninin kendisidir, Suriyeli emekçiler de, aynı bizim gibi bu eşitsiz, sömürü düzeninde çalışmak zorunda kaldılar. Onlar gelmeden önce de emeğimizin karşılığını almıyorduk, onlar gelmeden önce de iş cinayetlerinde ölüyorduk…

Yukarıda saydığımız sebepler yüzünden, vatandaşlık talebimiz sadece Suriyeliler için değildir. Evrensel haklar sistemine entegre olmalarının bir yolu olarak mültecilik hakkını, yabancıların ve vatandaşların hukuki statüsündeki ayrımı ortadan kaldırmanın bir yolu olarak da vatandaşlık hakkını tüm yabancılar için talep ediyoruz.

Vatandaşlık hakkı ve ayrımcılık

Vatandaşlık için belli vasıflar ve beceriler taşınması ve maddi kaynaklara sahip olunması gibi sınıf temelli ayrımcılığı ret ediyoruz. En çok ezilenin en çok korunma gerektirdiğini biliyor ve yoksulların, kadınların ve çocukların yanında yer alıyoruz. Vatandaşlığa en çok ihtiyacı olanlar; aşıları yapılmayan bebeklerdir, beş yıldır her türlü merdiven altı  atölyelerde kaçak olarak günde 10-12 saat, üç kuruşa çalıştırılan Suriyeli çocuklardır, yarı yevmiyeye tarlalarda mevsimlik işçilik yapan köylülerdir, Türkiyeli erkeklere kuma olarak satılan Suriyeli kadınlardır, ilaç alamayan kronik hastalardır, intihara sürüklenen LGBTİ’lerdir!

Herkes için vatandaşlığı savunurken, asla zül haline gelmiş sınırları savunduğumuz anlaşılmasın. Tam tersine, askeri ve ekonomik savaşların ezdiği insanlar için geçirgen sınırlar anlayışını savunuyoruz. Bu insanların kendi topraklarına ve ülkelerine dair umut ve beklentilerinin, siyasi faaliyet ve iradelerinin yok olmaması için,  bu insanların ulussuzlaşmamaları için, her  birinin tüzel kişi olma hakkı için mücadele ediyoruz. Ulusu ortak yaşamı paylaşan herkes olarak yeniden tanımlamayı, ulus kavramını genişleterek zenginleştirmeyi, ve böylelikle ulusu hep vurgulanan tekçiliğinden özgürleştirmeyi talep ediyoruz. Vatandaşlık talebimizin arkasında, başka bir dünya özlemi yatıyor. Ve bu dünyayı, herkes için istiyoruz.

Mültecilere sesleniyoruz: Siz istiyorsanız bu ulusa giriş ve yaşam hakkınızı savunuyoruz!

Bu noktada, bu toprakların mültecilerine, sığınmacılarına, yabancılarına sesleniyoruz: bizim etik anlayışımız, sizin bu topraklara özgürce girişinizi savunduğumuz gibi, şimdi de eğer siz istiyorsanız bu ulusa giriş ve yaşam hakkınızı savunmayı gerektiriyor. Bu vesileyle önümüze çıkartılacak olan ‘toplumsal entegrasyondan’ bizim anladığımız sizi yutup sindirmek değildir, sizden iş gücü, mesleki  ve ekonomik kapasitelerinize göre yararlanmak değildir, sizi kimliğinize, kültürünüze, inançlı olup olmadığınıza, dininize, mezhebinize, dilinize, ulusal aidiyetinize, etnik kökeninize bakarak toplum mühendisliği için kullanmak değildir. Tam tersine, eşitlikçi, demokratik beraber yaşama pratiklerini birlikte inşa etmektir.

Biz her birinizi tanımak ve  kabul etmek üzere bütün yabancılara hoş geldiniz diyoruz. 

Biliyoruz ki aslında bir zamanlar her birimiz yabancı idik, ve her birimiz yeniden yabancı olabiliriz. Şans eseri bu topraklarda doğmuş olmak bizleri ev sahibi yapmaz, bütün topraklar herkesindir. Tam da bu yüzden, konukseverlik evrenselciliktir ve o  haklar için verilen her tür mücadele hepimizi dönüştürür, demokratik sonuca yakınlaştırır.

Biliyoruz ki bu ütopik pozisyon aslında pratiği dönüştürücü güçtür ve bu ütopya sizden çok bizim ihtiyacımızdır; insan olabilmek, insan kalabilmek için ihtiyacımızdır, demokratik bir dünya düzeni, demokratik bir ulus devlet için ihtiyacımızdır.

Vatandaşlığın ulus devlet aidiyeti ile sınırlanmasını ret etmekle ulus devletlerin etnik ve/veya dinsel totalitarizmin uygulayıcısı olmasını ret etmiş oluyoruz. Bunun yerine ulus devleti dinamik bir birarada yaşam iradesi için yeni gelenlerle de gönüllülükle ortaklaşabilen bir politik toplum formu olarak tanımlıyoruz. Unutmayalım, uygarlık “yerleşme” ile başlar. Birilerinin yerleşme haklarını elinden aldığınızda aslında insanlığın bir kısmını insanlıktan çıkarıyorsunuzdur ve aslında bu bizzat insanlığı yok etmektir. Ulus ortak bir yerleşme kararından başka bir şey değildir ve yeni gelenlerin bu karara katılması ulusu yok etmez, tersine ulusu genişletir, güçlendirir.

Türkiye göç tarihi ve vatandaşlık meselesi

Bu topraklar için göç yeni bir sosyal olgu değildir ve son 200 yıla bakıldığında siyasete göçler damgasını vurmuştur. Balkan ve Kafkas göçmenlerinin 1800’lerin ikinci yarısından itibaren kullanıldığı Osmanlıyı bir kenara koyup Türkiye Cumhuriyeti’nin göç tarihine baktığımızda,  Türkiye’nin göçmenlere, sığınmacılara, mültecilere genel yaklaşımının insani temellerden çok siyasi ihtiyaçlarına dayandığını görürüz.

1922-1938 Yunanistan’dan  348 000, 1923-1945 Balkanlardan 800 000, 1933-1945 Almanya’dan  800, 1988 Halepçe katliamı yüzünden Irak’tan 51 542, 1989 Bulgaristan’dan  345 000, 1991 Birinci Körfez Savaşı sırasında Irak’tan 467 489, 1992-1998 arası Bosna’dan 20 000, 1999 Kosova’dan 17 746, 2001 Makedonya’dan 10 500 ve son olarak 2011-2015 Suriye’den 3 000 000 insan Türkiye’ye göç etmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri devlet, milli nüfus yaratma politikası yürütmüştür. Devletin kuruluşunun ilk yıllarında, 1923 tarihinde Yunanistan ile imzalanan ve Lozan’da onaylanan mübadele anlaşmasıyla 500 000 kişi, 1925’de Bulgaristan ile yapılan ikamet sözleşmesi ile 200 000 kişi (‘soydaş’) Türkiye’ye getirilmiştir. Bu iki göç ile yukarıda yer verdiğimiz 1988’te Irak’tan ve 1989’da Bulgaristan’dan gerçekleşen 2 büyük göç oldukça farklıdır. Özellikle mübadele anlaşması karşılıklı milli nüfus oluşturmanın aracı idi. Hristiyan topluluklar gönderildi, Müslüman topluluklar alındı.

Suriyelilerden önce Türkiye tarihindeki en büyük kitlesel göçler 1988’de Halepçe katliamından sonra Irak’tan olan Kürt göçü ve 1989’da Bulgaristan’dan Türkiye’ye gerçekleşen ‘soydaş’  göçüdür. O yıllarda Bulgaristan’da yürütülen ağır asimilasyon politikaları yüzünden Bulgaristan’da yaşayan Türkler,  Turgut Özal’ın özel çabaları ile meclisten geçen göç izni Türkiye’ye geldiler. Kimseye mülteci statüsü vermeyen Türkiye 1989’da dönemin siyasi çıkarları gereği Bulgaristan’dan göç edenlere vatandaşlık verdi. Hatta bu ailelere hazine arazilerinden toprak tahsis etti. Buna rağmen 360 bin kişiden yaklaşık yarısı Bulgaristan’da durum düzeldikten sonra geri döndü. Iraklı Kürtler ise  sınır illerinde çeşitli kamplarda tutuldular, durumları genellikle çok kötüydü. Irak Kürtlerinin tamamına yakını peyderpey Irak’a geri döndü.  Bulgaristan’dan gelenlerin Türk, Irak’tan gelenlerin Kürt olması nedeniyle ciddi ayrımcı muamele yapıldı. Bulgaristan’dan gelenler Türk olarak tanımladıkları için toplumun büyük bir kısmı tarafından kolayca kabul gördüler; Jivkov’un mezaliminden kaçan mağdurlar olarak kabul edildiler, fakat aynı kabul Saddam’ın kimyasal bombalarından kaçan Iraklı Kürtlere gösterilmedi. Kendi Kürt sorununu çözemeyen Türkiye, Iraklı Kürt mültecilere kuşku ile yaklaştı. 2000’li yıllarda ise aynı Bulgaristan Türkleri bu kez ekonomik nedenlerle Türkiye’ye göç ettiler ancak, bu kez ‘soydaşlara’ vatandaşlık verilmedi, geçici göçmen işçi ordusuna alındılar.

Sonuç olarak devlet, siyasi ve ekonomik çıkarı nerede ise gelene o şekilde davranmaktadır!

Empati

‘’Alamancı Türkleri’’ hatırlayalım. Türkiye’den Almanya’ya giden bugün sayıları milyonları bulmuş Türkiyelilerin neler yaşadıklarını hatırlarsak ülkemizdeki Suriyelilerle empati yapma imkanı bulabiliriz belki… Üstelik biz bombalardan, kurşunlardan kaçmak için değil, davet üzerine davul zurnalarla yolculanmış, güle oynaya gitmiştik…

Almanya 1950-1973 yılları arası gelişmekte olan ülkelerden işçi istedi. Türkiye’den de bu davete yüzbinlerce işçi katıldı. Almanya’da ‘misafir işçilerin’ durumunu belirleyen tüm yasalar kısa dönemli bir iş gücü temin etmek amacını güttü. Oturma izni yalnızca çalışma izni olarak verildi. Misafir işçilerin sermayenin ihtiyaçlarını karşılar karşılamaz Almanya’dan ayrılmaları hedeflenmişti. Bu insanlara ‘göçmen’ denmedi, ısrarla ‘misafir’ dendi; yasal olarak da ‘geçici göçmen’ statüsü verildi. Ama işler planladıkları gibi yürümedi! Geçici göçmenler ailelerini Almanya’ya getirdiler, iş kurdular, ikinci ve üçüncü nesiller Almanya’da doğdu. Alman yetkililer sonunda ‘’…biz işgücü istemiştik ama gelenler insan çıktı’’ cümlesi ile her şeyi itiraf etmiş oldular. Bizim tarafımızda ise durumu özetleyen cümle ‘’Almanya acı vatan’’ oldu!

Bu durum Almanya’ya özgü değildir; Avrupa 1990’lardan itibaren göçmenlerin topluma entegrasyonu için kanunlar çıkartmakta, ancak hep ulus devlet çıkarlarını gözeten ve göçmenlerin ihtiyaçlarını karşılamayan yaklaşımlar bugünlerde çok daha iyi görüldüğü üzere tamamen başarısız olmaktadır.

Şunu unutmayalım: Türkiye’ye gelen Suriyelilerin başka hiçbir şansları yoktu, en yakın komşu ülkeye savaştan canlarını kurtarmak için sığındılar, bugün artık beş yıldır buradalar ve geri dönme ihtimalleri yok denecek kadar az.

Dün Almanya’da Türkiyelilerin yaşadığı yabancı düşmanlığını, nefret söylemini, linç saldırılarını ve ırkçılığı bugün Suriyeliler Türkiye’de yaşıyor. Onların yaşamlarını güvence altına almak, toplumun bir parçası haline gelmelerini sağlamak şöyle dursun içlerinden ‘vasıflı’ olanlarını seçip vatandaşlık vermek demek diğerlerini ‘işe yaramaz, ‘dilenci, ‘hırsız’, ‘ahlaksız’, ‘pis’, ‘seks işçisi, ‘vatan haini’ olarak toplumsal  linçle karşı karşıya bırakmak olur.

Fay hatlarına dikkat

İşsizlik ve yoksullukla boğuşan Türkiyeliler, kendi iç barışını kurmakta, sürdürmekte güçlük çeken Türkiye ‘vasıflı’ olan 3000-5000 Suriyeliye vatandaşlık vererek bu büyük sorunu çözeceğini mi zannediyor?

3 milyon mülteci (yaklaşık yarısı iş arayacak potansiyelde) nasıl istihdam edilecek? Türkiye’de işsizlik oranları %10 civarında (3-3,5 milyon Türkiyeli işsiz durumda) seyrederken 2014’de ilk defa bu oran %11’e yükseldi. Genç işsizlik oranı ise en az %20 civarındadır. Bu oran da yükselmektedir. Suriyeliler vatandaşlık verilsin ya da verilmesin Suriyeliler kalıcı olduklarına göre asıl düşünmemiz gereken, kamuoyu önünde açıkça tartışmamız gereken ve çözümler üretmemiz gereken  bu insanlık trajedisi ile nasıl baş edeceğimizdir. Suriyelilerin emeğini sömüren, içinde bulundukları durumdan yararlanan patronları, kapitalist sınıfları ve devleti suçlamak yerine yabancı olanı, ötekini, Suriyelileri suçlamakla hiçbir yere varamayız. Unutmayalım ki Türkiye, Suriye sorununda olumlu ve barışçıl bir rol oynamak yerine Neo-Osmanlıcı emperyal heveslerin aç gözlü siyasetini güttü. Kendi toplumsal katmanlarının etnik, mezhepsel hassasiyetlerini, insanlarını, sorunlarını yeterince düşünmedi. Dolayısıyla Suriye’deki durumdan diğer ülkelerle beraber biz de sorumluyuz. Bunu kabul edip özeleştiri vermek, toplumu gerçek anlamda bilgilendirerek çözümlerin parçası olması için hazırlamak yerine konunun ağırlığı ile bağdaşmayan gündemler yaratmak sadece zaman kaybıdır.

Bu tutum toplumda başka derin endişelere çanak tutmaktadır; Suriyeliler oy deposuna mı dönüştürülecek?  Suriyeliler iktidar tarafından temel, yapısal bir takım sosyolojik dönüşümlerin aracı olarak mı kullanılacak?  Suriyeliler nüfus mühendisliği aracı olarak belli bir demografiyi, siyaseti ve kültürü gerek ulusal gerek bölgesel düzeyde ‘seyreltme’ amacıyla ile mi kullanılacak? Suriyeliler toplu olarak bazı bölgelere devletin iskan politikaları için mi yerleştirilecek? Tüm bu endişeler etnik ve siyasi gerilimi tırmandırmaktadır. Zaten Türk/Kürt, Sünni/Alevi, Laik/Dindar gibi birçok fay hatları ile güçlükle bir arada tutunan kırılgan toplumsal yapımız yeni bir fay hattını kaldıramaz.

Hataları hatalar ile ortadan kaldıramayız. Dikkat!

İlk sözümüz son sözümüz de olsun:

Suriyeliler dahil tüm yabancılara mülteci statüsü verilmelidir.

İsteyenlere sınıflarına, ırklarına, ulusal aidiyetlerine, etnik kökenlerine, inançlarına, dinlerine, mezheplerine bakmadan; hiçbir ayrımcılık yapmadan vatandaşlık hakkı verilmelidir.

Avrupa’ya hoş görünmek, imtiyazlar koparmak için Türkiye’nin mülteci hapishanesi olmasına gönüllü olunmamalı, başka ülkelere gitmek isteyen mülteciler engellenmemelidir.

Ülkesinden ayrılmak zorunda kalmış Suriyelileri, ‘Suriye’ sevdalarından vaz geçirmeye yönelik politikalardan uzak durulmalıdır.

Türkiye’de, Suriye’de, hatta Orta Doğu’da milyonlarca insanın kaderi, bugün Türkiye’nin politikalarının insani, gerçekçi, çoğulcu ve demokratik olmasına bağlıdır.

Comments are closed.