Mülteci Ölümleri Kaza Değil Cinayettir!

 

 

 

Son bir hafta içinde İzmir ve çevresinde 30’un üzerinde insan yaşamını yitirdi. Önce Salı gecesi 35 mülteciyi taşıyan bir tekne Karaburun açıklarında battı. Bir kişi kurtuldu, 9 kişinin cansız bedenine ulaşıldı; 25 kişi ise Ege Denizi’nin sularında kayboldu ve bedenlerine hâlâ ulaşılamadı. Ardından Pazar sabahı Menderes civarında mültecileri taşıyan bir kamyon kaza yaptı. 22 insan daha hayatını kaybetti, 10’un üzerinde yaralı vardı. Haberi duyanlar, önce kamyondaki mültecilerin mevsimlik işçi olarak çalışan mülteciler olduğunu düşündü. Bu zaten başlıbaşına bir trajedi, başlı başına bir faciaydı. Zira bu, tıpkı Türkiyeli mevsimlik işçiler gibi, mülteci işçilerin de çalışma alanlarına hiç de insani olmayan koşullarda taşındığı, dolayısıyla aslında olayın, bir kaza değil bir iş cinayeti olduğu anlamına geliyordu.

 

Sonra öğrendik ki devrilen kamyonda ölen ve yaralanan mülteciler, kendi ülkelerinde ve güvenli üçüncü ülke addedilen Türkiye’de kendileri için onurlu bir gelecek olmadığını düşünen, bilen, bu nedenle ölümü göze alarak onurlu ve güvenli bir gelecek umudunun peşine düşüp, Avrupa ülkelerine geçmek için deniz kenarına ulaşmaya çalışan mültecilerdi. Bir kamyonun kasasında yolculuk yapıyorlardı; çünkü yol izin belgesi olmadan bir otobüs koltuğuna oturup seyahat edemiyorlardı. Bu bilgiden sonradır ki kaza, faili malum bir katliama dönüştü ve bu ülkede yaşayan herkesi ilgilendiren can yakıcı/can alıcı başka bir içerik kazandı.

 

Fail birden çok aslında!

 

İlk olarak, biliyoruz ki emperyalist güçlerin Afganistan ve Ortadoğu’da, özellikle de Suriye’de yarattığı çıkar savaşları, milyonlarca insanın ölmesine ve sağ kalan milyonlarcasının da mülteci konumuna düşmesine neden oldu ve savaşlar, dolayısıyla ölümler, zorla yerinden edilmeler ve göç halen devam ediyor.

 

İkinci olarak, Türkiye, ne yazık ki mültecilere onurlu bir yaşam olanağı sunamıyor. Bu insanlar, Türkiye’de 7 yıldır geçici koruma statüsü ile yaşıyorlar. Aslında statüsüzlük anlamına gelen bu geçicilik durumuna eşlik eden misafir tanımlaması, mültecileri, haklardan mahrum, dolayısıyla haksızlıklara mahkûm hale getiriyor. Ülkemizdeki mültecilerin çoğu, barınma, beslenme, sağlık, çalışma, eğitim, seyahat gibi temel haklara ulaşamıyor, çünkü onlar sekiz yıldır yaşadıkları bu ülkede hâlâ geçiciler, hâlâ misafirler… Onlara bilfiil mülteci olmalarına rağmen mülteci statüsü vermeyerek hukuki özneler olmalarını engelleyen, dolayısıyla her adımda yabancı olduklarını ve hep yabancı kalacaklarını hatırlatan bir devletin himayesi altında yaşıyor olmak, zaten dezavantajlı ve yaşadıkları travma nedeniyle kırılgan olan bu insanları toplumsal yaşam içinde her türden aşağılanmaya, nefrete, ayrımcılığa ve ırkçı saldırılara açık hale getiriyor. Mültecilerin, bir yurttaşın sahip olduğu haklara sahip olmaması, onları güvencesiz, merdiven altı işlerde çalışmak zorunda bırakarak, kendileriyle benzer koşullarda yaşayan Türkiyeli emekçiler tarafından da bir iş rekabeti içinde algılanarak dışlanmalarına neden oluyor.

 

Türkiye’de yaşayan mülteciler açısından Avrupa ülkelerine geçişlerin son aylarda yeniden artmasının daha özel iki nedeni daha var: Birisi yaşanan ekonomik krizle birlikte hayat pahalılığının her geçen gün artıyor olması. Ucuz iş gücü olarak asgari ücretin altında ve güvencesiz çalışan mülteci aileler için geçim derdi her geçen gün daha da büyüyor. İşsizliğin her geçen gün arttığı ülkemizde yoksulluğun faturası nefret söylemleri yayan ırkçı odaklar tarafından Suriyeli mültecilere kesilmek isteniyor. Kimi zaman bu nefret kampanyaları linç girişimlerine dönüşerek, mültecilerin evlerine saldırmaya kadar varıyor. Saldırıların failleri yakalanmıyor, gerekli soruşturmalar yürütülmüyor. İkinci neden ise Türkiye devletinin güvenli bölgeler oluşturduğu gerekçesi ile Suriyeli mültecileri bölgeye geri göndermeye başlamış olmasıdır. Oysa Suriye halen güvenli bir bölge değildir; savaş devam etmektedir.

 

İşte Türkiye’de maruz kaldıkları bu uygulama ve koşullar nedeniyledir ki, onurlu geçmişlerini savaş enkazları arasında yitiren ve şimdilerini haklardan mahrum olarak yaşayan, gelecekleri içinse bir umut yaratmaya çalışan mülteciler, Türkiye’de sahip olamadıkları haklara, sahip olamayacakları bir geleceğe ulaşabilmek için, son derece tehlikeli yolculuklarla Avrupa ülkelerine gitmeye çalışıyorlar.

 

Üçüncü olarak, Türkiye Cumhuriyeti ve Avrupa Birliği arasında yapılan pazarlık anlaşması olan Geri Gönderme Anlaşması uyarınca, Türkiye devleti de Avrupa’ya geçişleri engellemeye çalışıyor.

 

Ve son fail de denizde ve karada ölenlerin baktığı yönde duruyor: Avrupa ülkeleri! Avrupa devletleri, ölümlerin durdurulması için bir şey yapmak, mesela sınırlarını açmak şöyle dursun, mültecilerin geçişini önlemek için ölümcül kararlar ve önlemler almakta adeta birbirleriyle yarışıyorlar. Onların derdi, ölümleri değil mültecileri engellemek. Avrupalı hükümetlerin sürekli söz ettiği ‘Avrupa değerleri’ni söz konusu güçsüzler olunca nasıl çiğnediklerini görüyoruz. Devletlerin bile bile yol açtığı mülteci ölümlerini umut taciri şebekelerin üstüne atmak ise sorumluluktan kurtulmak için sürekli söylenen bir yalandan ibaret.

 

Bütün bu failler, aslında elbirliği ile zor duruma soktukları mültecilerin hayatlarını yine elbirliğiyle umut taciri şebekelere teslim ettiler. Eğer güvenli ve legal yollar açılmış olsaydı bu umut tacirlerinin değirmeni çoktan kurutulmuş olurdu.

 

Her gün gerçekleşen ölümlerin sorumluluğu en çok güvenli geçişi sağlamayan ülkelerdedir. Ama yalnızca ülkeler değil; mültecilerin yaşamlarını zorlaştıran, onları kendilerinden saymayan, onlarla dayanışma içinde hak mücadelesi vermeyen, yaşanan her sorunu mültecilerin varlığına bağlayarak onlara öfke duyan, onları kendi olumsuz koşullarının müsebbibi sayan her insan bu ölümlerden biraz sorumludur! Sadece onlar da değil! İnsanım diyen herkes bu ölümlerden biraz sorumludur. Çünkü bu büyük bir insanlık sınavıdır. Hepimiz bir gün mülteci olabileceğimiz gerçeğiyle davranmalı, mültecilerin insan haklarına erişimini sağlamak için onlarla birlikte mücadele etmeliyiz. İsimlerini, hikâyelerini bilmediğimiz insanların ölüm haberleriyle irkilmekten daha fazlasını yapabiliriz. Barış içinde birlikte bir yaşam kurmak, bir toplum olabilmek için öncelikle eşit haklara sahip olmalıyız. Onlar ucuz iş gücü olarak kullanılırken ‘Suriyeler geldi, işimi çaldı’ demekten öte ücretleri düşüren patronlarla, kiraları arttıran ev sahipleri ile yüzleşmek, itiraz etmek zorundayız. Irkçılık ve nefret söylemleri ile ayrımcı kampanyalar başlatanların karşısında birlikte yaşamı savunmalıyız.

 

Bu nedenle diyoruz ki:

 

Suriye’de emperyalist devletlerin vekâlet savaşı son bulmalı ve kalıcı barış sağlanmalıdır.

AB ve diğer uluslararası kurumlar, ABD, Avrupa Devletleri vb. gibi başta Suriye’de askeri aktivasyon gösteren devletler olmak üzere tüm devletler mülteci sorumluluğunu paylaşmalı ve mülteci kabul etmelidir.

AB ülkelerinin göçmen ve mültecileri “içerideki düşman” olarak tanımlayan söylem ve politikalardan vazgeçmesi, son yıllarda artan biçimde kültür, etnik köken ve din açısından farklı aidiyetleri dışlayan bir çeşit yeni-ırkçılık olarak işlev gören politikalara teslim olmaması gereklidir. AB’nin üye devletlerinin sözde yasadışı göçün “girişinden” korumak için yürüttüğü siyaset başarısızdır ve sadece göçmen ve mültecilerin yaşamlarını değil AB’nin geleceğini, üye devletlerin demokrasi ve insan hakları temelini de tehdit etmektedir.

Avrupa’ya gitmek isteyenler için yasal ve güvenli yollar açılmalı, güvenli geçiş sağlanmalıdır.

İnsan hakları ihlallerine ve insan ölümlerine yol açan güvenlikçi ve mülteci karşıtı sınır politikalarına son verilmelidir.

Türkiye, mültecilerin ülkeye kabulü konusunda başka ülkelere örnek olabilecek açık kapı politikasına geri dönmeli; “Geri Kabul Anlaşmasını” iptal etmeli, mültecilerin zulüm görecekleri ülkelere gönderilmesine aracı olmamalıdır.

1951 Sözleşmesi’ne konulan “coğrafi sınırlama” kaldırılmalı, Avrupa dışından gelenlere de mülteci statüsü sağlanmalı, isteyen tüm mültecilere vatandaşlık hakkı verilmelidir.

Birlikte yaşam (sosyal entegrasyon) için vatandaşlık dışındaki kalıcı oturma izni gibi vatandaşlığa en yakın güvenli hukuki statüler sağlanmalıdır ve sosyal entegrasyon için çalışma hayatı, aile birleştirmesi, eğitim, sağlık, barınma, ayrımcılıkla mücadele, kendi kimlik ve kültürünü koruyabilme, siyasete katılma hakkı gibi alanlarda ciddi çalışmalar yapılmalıdır.

 

SAVAŞLARI VE ÇATIŞMALARI DURDURUN!

 

Savaşları durdurmadan, yeni savaşları önlemeden mülteci kriziyle baş edilmesi olanaksızdır. İnsanları mülteci olmak zorunda bırakmayın!

 

ÖLÜMLERİ DURDURUN!

 

Resmi rakamlara göre 2018 yılında Ege Denizi’nde 140 mülteci yaşamını yitirdi. (Bu rakama son hafta gerçekleşen ölümler dâhil değil)

 

Ölümler, sınır güvenliğinin arttırılması, yeni tel örgüler çekilmesi, insanların toplama kamplarına gönderilmesi ve sınır dışı tehdidi ile engellenemez. Bu politikalar ancak ölümlerin sayısını arttırır.

 

İnsanların mülteci konumuna düşmesinde pay sahibi olan ülkeler:

 

ACİL BİR ŞEKİLDE SINIRLARINIZI AÇIN VE ÖLÜMLERİ DURDURUN!

 

GÜVENLİ GEÇİŞİ SAĞLAYIN! ÖLÜMLERİ DURDURUN!

 

Asıl yapmanız gereken budur!