20 Haziran Dünya Mülteciler Günü Açıklamamız


 Tüm Dünyaya sesleniyoruz:  Mültecilerin temel yaşam haklarına saygılı olun!
 
 
Bugün 20 Haziran Dünya Mülteciler Günü. Zorunlu olmadıkça sokağa çıkılmasını uygun görmediğimiz bu günlerde mültecilerle ilgili çağrımızı yenilemek için açıklamada bulunuyoruz. 
 
 
 
Dünyada her yıl giderek daha çok insan, yaşadığı toprakları terk etmek zorunda kalıyor. Savaşlar ve savaşların getirdiği ekonomik krizler, despot yönetim uygulamaları ile iklim şartları insanların ülkelerini terk etmesindeki en önemli faktörler. Birleşmiş Milletler’in rakamlarına göre 70 milyonu aşkın insan yerinden edilmiş durumda ve Türkiye mülteci barındıran ülkelerin başında geliyor.
 
 
 
Milyonlarca insanın hayatta kalma mücadelesi demek olan mülteci sorununa başta AB olmak üzere devletlerin yaklaşımı insanlık değerleri açısından yüz kızartıcı oldu. Özellikle insan haklarını ve evrensel değerleri savunduğunu iddia eden Avrupa’nın mülteci sorununa nasıl ırkçı bir tepki gösterdiğini gördük.  Sınırlarını kapatarak Avrupa Kalesini nasıl korumaya çalıştığına tanık olduk. 
 
Bu süreçte Avrupa Birliği’nin refah ülkeleri, mültecileri almamak için sınır güvenliklerine milyonlarca Euro harcayarak binlerce insanın Ege ve Akdeniz’de hayatını kaybetmesine sebep oldu. Avrupa’da yıllardır kurumsallaştığı iddia edilen çok kültürlilik, hoşgörü, insan haklarına, kültürel farklılıklara,  azınlıklara saygı ve demokrasi gibi mefhumların içlerinin nasıl boş olduğunu, küresel kapitalizm karşısında nasıl güçsüz kaldığını gördük.
 
 
İnsan onuruna yakışır bir yaşam ihtimalini Türkiye’de göremeyen mülteciler  ‘iltica’ haklarını kullanarak Avrupa’ya geçmeye çalıştı ancak yasal yollara çelik teller, duvarlar ören Avrupa devletleri deniz yolunu da kapattı. Nitekim Türkiye-Yunanaistan sınırında yaşananlar, ülkeler arasında mültecilerin nasıl nesne haline geldiklerini tüm çıplaklığıyla gösterdi. Türkiye’nin tek taraflı sınırları açma kararı ve buna karşı Yunanistan hükümetinin sınıra güvenlik görevlilerini yığarak geçişe izin vermemesi, on binlerce mültecinin en temel insan haklarından mahrum bir şekilde sınırda beklemesine yol açtı. Bu trajedi tüm dünyayı etkileyen pandemi sürecine kadar devam etti. Çözüm diye sunulan AB – Türkiye Geri Kabul Antlaşması, her iki tarafın birbirini sorumluluklarını yerine getirmemekle suçladığı bir çözümsüzlük olarak kaldı. Buna karşılık bir şekilde Yunanistan tarafına geçen mülteciler de, kalabalık ve kötü koşullardaki  kamplarda yaşamaya mahkum kaldılar. 
 
Yaklaşık 3.5 milyon insana kapılarını açan Türkiye’de, savaşın üzerinden 9 yıl geçmesine rağmen hala mültecilere, mülteci statüsü verilmiş değil. Türkiye’deki mülteciler, ‘Geçici Koruma Kapsamıyla’ belirsizlik içinde ve gelecek korkusu ile yaşıyorlar. 1.5 milyon mülteci, ancak güvencesiz ve ucuz emek gücü olarak çalışarak  sömürülüyor. Üstelik mevcut pandemi sürecinden dolayı birçoğu da işini kaybettiği için kirasını dahi ödeyemez duruma geldi. Bu sömürü çarkına okula gidemeyen ve çalışmak zorunda kalan yüz binlerce  mülteci çocuk da dahil… Derme çatma çadırlarda ya da harabe olarak nitelendirilecek evlerde üstelik yüksek kira bedelleri ile barınmaya çalışan mültecilerin sağlık ve eğitim hizmetlerine erişiminde ciddi sorunlar var.
 
Buradan sesleniyoruz:
 
Asıl sorun göç değil savaşlardır. Göçü bir trajediye dönüştüren savaşlardır. Savaşları durdurmadan göçü sosyal ve siyasal olarak kontrol etmek imkansızdır. Küresel-kapitalist ekonominin çıkarlarını dayatan, bunun için  bölgesel savaşlar yaratmaktan kaçınmayan,  Ortadoğu ve Afrika’da hatta Asya’da askeri harekata girişen her ülke her bir göçmenden, her bir mülteciden; bu büyük  trajediden sorumludur.
 
Bugün yaşadığımız bir mülteci krizi değil; en zenginlerin en yoksullara karşı yürüttüğü ortak bir savaştır. Çıplak bedenlerinden başka hiçbir şeyleri olmayan milyonlarca insan kendi ulus devletlerinin yurttaşlık haklarından mahrum olduğu gibi , uluslararası karar alıcı örgütler tarafından da insan haklarından mahrum bırakılmış durumdadır. Tüm uluslar ailesinden dışlanmış, haklara sahip olma hakkı esirgenmiş bu insan topluluğuna karşı basta AB olmak üzere  emperyalist devletler, ortak bir savaş yürütüyor. Onları denizlere ya da  savaş, çatışma alanlarına yani ölüme sürüyorlar.
 
O halde bize düşen bu savaşta mültecileri yalnız bırakmamaktır.
 
Bize düşen bir büyük dünya barışı talep etmektir.
 
Her türlü ırkçı ve ayrımcı mülteci söylemlerine karşı çıkmaktır.
 
Bize  düşen savaştan ve zulümden kaçan bu  insanlarla dayanışmak; onlara koşulsuz olarak tüm insanî haklarının verilmesini talep etmektir.

Comments are closed.